Beslenme ve hastalıklar arasındaki ilişki

On yılı aşkın süredir yapılan çalışmalar gösteriyor ki beslenme ve hastalıklar arasındaki doğrudan ve büyük oranda ilişki; hem hastalığın başlamasında, hem de tedavisi sırasında var. Acaba sadece ilaç kullanarak hastalıkları geçirme imkanı var mı? Bu yazımızda beslenme ve hastalıklar arasındaki ilişki hakkında önemli bilgileri sizlere aktarıyoruz.

Beslenme ve hastalıklar arasındaki ilişki

Hastalar sadece beslenmelerini biraz düzelttiklerinde ilaçlar daha faydalı, daha etkili olmaya başlıyor. Elbette bütün hastalıklar için geçerli değil ancak araştırmacıların gözlemlerine göre birçok hastalık; yanlış beslenme, fazla beslenme veya kendisine uygun olmayan besleme ile başlıyor vre beslenme düzelmezse giderek kötüleşiyor.

Ekosistem önceleri steril sanılan organlar dahil vücudun hemen her yerine yerleşmiş mikroorganizmalar topluluğudur. Bunlar bakteriler, virüsler ve mantarlardan oluşmuştur. En az midede en fazla kalın bağırsakta bulunur. Bu topluluğa aynı zamanda mikrobiyota denir.

Bu toplululuğun sağlığımıza olan etkilerine gelin birlikte bakalım. Bir bebek için ekosistemin ilk ayağını anne ve babasının sağlıklı beslenmesi oluşturuyor desek de anneanne ve babaannenin de genlerine uygun beslenmesinin önemli olduğu İtalya’nın Bari kentinde  bu yıl yapılan 4. Uluslararası Pediatrik Probiyotik Prebiyotik Kongresi’nde anlatıldı.

Ekosistemin oluşumu

Hamile anne adayının beslenmesi, kilo alıp almaması, ağız-diş sağlığı, bebeğin doğum şekli ve anne sütü alıp almadığı bebeğin ekosisteminin oluşumunda rol almaktadır. Bebek isteme kararı verildiği zaman genlere uygun beslenme ve eksik vitaminlerin (D vitamini, B12 vitamin, folik asit vb) tamamlanması öncelikle dikkat edilmesi gereken konular arasında. Laktobasillus bakterileriyle zengin anne yumurtasının  ve baba sperminin döllenmeden başka derdi yoktur. Aynı zamanda bebeğin normal doğum ağırlıklı ve normal doğum olmasını sağlayabilirler. Elbette bu, bütün bunları dikkate almadan doğan çocuklar sağlıksız olacak demek değil. Fakat  hamile kalamama; erken doğum gibi bazı sorunların önüne geçilebilmektedir.

Anne ağız diş bakımının da hamilelik öncesinde yapılması gerekiyor. Bebeğin anne karnında bulunduğu plasente steril sanılıyordu ancak anne ağzındaki bakterilerin bir kısmına plasentada rastlandı. Yalnız bu bol bol steril çalkalama suları ve diş macunu kullanmak anlamına gelmiyor. Çürük dişlerin onarımı, diş eti problemlerinin düzeltilerek ağız içi ekosisteminin iyi korunması önemli. Çok sterilizasyon ağız içi ekosistemi bozabilir.

Ekosistemin korunması

Hamilelik döneminde annenin ruhsal durumu; mutluluğu ve keyfi de dikkate alınmalı. Çünkü hastalıkları önlemenin ve tedavi etmenin  en önemli yollarından biri yaşam sevincimiz, hayata bakışımız ve yapmak istediğimiz şeylere tutkuyla yaklaşmamızdır. Bebek normal doğumda doğum kanalından probiyotikleri ve anne sütünden kolostrum adı verilen güçlü prebiyotiği alarak kendi ekosistemini oluşturmaya başlar. Anne sütü ile beslenme iki yıl kadar olmalıdır. Bebeğin anne karnında ve iki yaşın sonuna kadar geçen süre olan ilk 1000 gün önemlidir. Bu dönemde bebek kendi ekosistemini oluşturacağı için antibiyotiklerin kullanımı da ancak doktorların önerisi olmadan yapılmamalıdır. D vitamini de şimdilerde 1 yaş sonunda kesilmiyor, devam ediliyor.

Yaklaşık 2-3 yaş civarı çocukta erişkine yakın bir ekosistem oluşuyor. Burada annenin ve evde birilerinin aşırı titizliği ve temizliği de önemli bir nokta. Çocuk bebeklikten itibaren yavaş yavaş çevresindeki bakterilere alışmalı ki yuvaya başladığı zaman boğaz enfeksiyonları geçirmesin. Fazla titizlik ve hijyen yüzünden bebeğin ekosistemi bozulabilir. Ebeveynler biraz rahat davranarak çocuklarının bazı mikropları almasını sağlamalıdır. Böylece çocuğun ekosistem çeşitliliği artar, bu da bağışıklık sistemini güçlendirir. Çocuk yuvaya başladığında antibiyotik kullanmak zorunda kalmaz. Hijyen ekosistemi etkileyerek ileri yaşlarda bazı hastalıkların veya kilolu  olmanın zeminini hazırlıyor olabilir.

Prebiyotikler ve probiyotikler

Günümüzde ekosistemimizi bozan hatta gelişmesini engelleyen bir sistem içerisindeyiz.Artık bunun farkındayız  ve bazı tedbirlerimizi alıp bu değerlerimizi düşürmemiz gerekiyor. Diyabet, kanser, Crohn hastalığı, astım, obezite gibi hastalıkların nedenleri arasında önemli bir şekilde ekosistemimiz etkili oluyor. Beslenmede lif alışımız eskiden 150 gram iken onu yıllar içerisinde 10 grama düşürdük. Yani lifli gıdaları azalttık. Küçük hücreli kanserde kişinin ekosistemi iyiyse ilaçlara daha iyi cevap verdiği araştırmalarda görüldü.

Prebiyotik bağırsakta çözünen ve çözünmeyen liflerden oluşur. Probiyotiklerin beslenip çoğalmasını, ayrıca kısa zincirli yağ asidi oluşumunu sağlarlar. Kısa zincirli yağ asitleri vücut için faydalı yapılardır.

Prebiyotik yiyecekler; pırasa, enginar, kuşkonmaz,soğan, sarımsak, muz, hindiba, keten tohumu, fasulye çeşitleri, berry çeşitleri ( çilek, ahududu, böğürtlen vb)

Probiyotik yiyecekler; yoğurt, turşu, boza, sirke, pastırma, sucuk gibi fermantasyona uğramış yiyeceklerdir.

Yalnız katkı maddeleri kullanılmamış ve evde hazırlanmış olmaları gerekir. Çünkü bu yiyeceklere konulan katkı maddelerinin de bağırsak yüzeyine zarar verdiği biliniyor.

Biraz toparlamak gerekirse; çevremize daha duyarlı gözlerle bakıp beslenmede fermente gıdaları tercih etmeliyiz. Bu bizi belki de birçok hastalıktan koruyacaktır. Ayrıca yaşama bakışınızı olumlu bir hale getirin. Çünkü bu dünyaya yaşamak için geldik…